Copyright © 2008--------------------------------------------------Tüm Hakları Saklıdır--------------------------------------Tasarım : ÇSATT Bilişim Grubu

ŞEFİKA HANIM

Çanakkale menakıbından iki hakiki vak’a - Yalnız birbirine bağlamakla hamâsete şefkat tülünü örttük…
Minekârî küçük melek resimleriyle müzeyyen ufak, zarif aynalı masasının mavi abajurlu lambası önünde açtığı (gözyaşlarıyla lekelenmiş...) bir mektubu kim bilir kaçıncı defa okumaya dalmıştı. Nihâyet rûhunun kuvvetini ağzından uçuruyormuş gibi derinden acıklı bir “âh!..” çekerek gözlerini karyolasının karşısına asılmış iki resim levhasından sağ taraftakine atf etti. Bu, on dört yaşlarında, kısa elbiseli ve kollarıyla göğsü yarı açık, uzun ve lüle lüle saçları latif beyaz omuzlarına dökülmüş... Pek güzel bir kızcağızdı... Devrik kirpiklerle muhat iri gözlerinde uçuşan şuhane bakışlarıyla ve zarif dolgun dudaklarını benimseyen şeker handeleriyle gonca hayatının ibtisamları içinde dünya elemlerinde azade... bir hilkate ve bahar çiçekleri gibi sevimli bir taravete mâlik olduğu ilk nazarda anlaşılıyordu... Genç kız –taaccüble- Bu ben miyim? Dedi. Yarabbi! Şu eski şefikanın rûhundaki diriliği de Semih’in kanlarına mı karıştırdın? Gözlerini aynadaki hayaline çevirerek acı acı güldü.

          O aks-i hayali biz de seyredelim: Devrik kumral kirpikleri ağlamaktan top top olmuş.. Dipleri sürme yerine kırmızı hilal şekline girmiş. Hele o berrak semavi gözleri şule-i şebab yerine kara bulutlarla dolmuş... Solgun yanakları beyziliğini kaybederek uzamış ve yanaklarının penbeliğindeki letafet silinmiş kan lekeleri gibi kirli bir dalga haline girmişti.. Takallüs eden dudaklarını inci dişleriyle ısırarak “Bahtsız dudaklarım; Siz yalnız kırmızı kalmışsınız!... Evet anlıyorum.. Bu resmimin kalbime fırlattığı bir damla şehid kanının aksinden başka bir şey değildir!” diyerek inledi. Sonra gayr-i ihtiyari bir hareketle ayağa kalkarak bakmaktan çekinen gözlerini sol taraftaki erkek resmine atf etti. Bu da öbürü gibi fotografiden büyütülerek maharetle resm edilmiş karakalem bir levha idi. Her iki resmin de çerçevelerinden fırlayacakmış gibi canlı vaziyetleri vardı. Bu levha yirmi çağlarında narin vücutlu, hassas bakışlı ve pek sevimli bir genci irae ediyordu.

         O gölgeden dökülen cazib ve müessir bakışlar! Şefika’ya bir yıldırım sür’atiyle tesir ettiğinden yere kapanarak hıçkıra hıçkıra ağlıyor.. ve boğuk iniltilerinden şu sözler işitiliyordu: “Onun benimkini resm etmesine mukabil üç sene evvel nişanımız mübârekesi olarak yapıp verdiğim bu resim işte hazin bir yadigar olarak yine bana iade edildi. O, bunu ne vakit seyretse, oh, ne kadar sevinirdim.. Seni de ressam yaptım ya!” cümlesini müftehirane söylüyordu. “Allahım Allahım! Eski tatlı demlerin bu şimdiki hûnin hâtıralarına artık tahammülüm kalmadı. Beni de Semih gibi bu kanlı dünyadan çekip kurtar”
Gözyaşları hissiyâtındaki feverânı biraz tadil etmişti. Mektubu masa üzerinden alarak karyolasına atıldı. Yastığının altına koyduğu mektubun zihninde muntabı’ bütün kelimelerini can gözüyle okuya okuya sabaha karşı uykuya dalabildi.
Mektubun Sureti
Ey benim müşfik rûhum Şefikacığım;
Bilmem neden!.. Bu gece garib hislerlemütehassisim.. Bu günlerde bir hiss-i kablelvuku – aramızda pek o kadar uzun olmayan mesafenin uzayacağını... hatta ebedîyetin susmuş karanlıklarına kadar yuvarlanacağını bana işrab ediyor...

             Bu akşam mehtab, tüfek seslerinin ve top tarrakalarının daldığı muvakkat sükuneti merak ederek bütün tepeleri, bütün vadileri yaldızlarken Kanlıtepe’nin hâk-i pâyine yüz süren Akdeniz’in semavi gözlerinde mütecessisane titriyor! Bu gece sükunetin umkundan acaba ne canhıraş feryadlar kopacaktır?..
Sana defeatle bahs ettiğim Sivaslı genç ve kahraman yüzbaşım Celadet bana dedi ki: “Semih; Şu kaptırdığımız Kanlıtepe’yi tekrar elde edemezsek.. emin ol, ne fırçanla tersime doyamadığın sevgili İstanbulumuz üstündeki dört buçuk asırdan fazla hakk-ı temellükümüzden ne de kadınlarımızın namus ve ismetinden bir hayır kalacak!.. Oraya benimle birlikte şanlı hilalimizi tekrar dikmek için her fedakârlığa katlanır mısın?”
-Yemin ettim.
-Hatırlıyor musun? İlk Dârülfünun mezunları toplanırken ne kadar sıkılmış ve ne kadar üzülmüştüm.. Benim ince fırçama bedel elime kalın bir tüfek tutuşturmuşlar.. Yumuşak yastıklarım arasında rûhuma kadar daldığım tebcilat-ı şairanemden beni çekip çıkararak belime de kılıcın sert kayışını kuşatmışlardı... Orada burada sürüklenen fırçama ve şair kalemime bakarak talimlerime kahkahalarla gülen sana diyorum ki “Ben mi, ben mi asker oldum?.. Oh, kumanda edeceğim bölüklerin vay haline!..”
Güzel nişanlım, meğer böyle değilmiş...Benim gibi muhallebiyle nazlı büyümüş birçok ihtiyat zâbitleri buradaki şehâmet sahnelerinin en fikirli, en fedakâr kahramanları kesildi!...Cümlemiz de vatanımızın hakir bir kayasının müdâfaasındaki ehemmiyeti idrak ederek uğrunda kellelerimizi esirgemiyoruz...

             Bir ay evvelki harbde zâbitim muhterem Celadet yüzbaşılıkla, ben mülazımlıkla taltif edilmiştik. Fakat her ikimiz de bundan mahcub olmuştuk.. Kanımızı akıtmadan nail olduğumuz zafer hiçtir. Göğüslerimizi süsleyen şu kırmızı kurdelelerin bile ufak hizmetlerimiz için fazla görüyorduk. Biz vatanımızı o kadar seviyoruz ki verilen mükafata mübâhî olmak değil, belki tarihimizin bizimle iftihâr ettiğini istiyoruz.Eğer senin o melekane muhabbetine karşı bir nankörlük ise, vatanımız hürmetine beni tel’in etme.

             Evet, ben şimdimübârek vatanımızı senden çok seviyorum.. Evvelce Marmara’nın mavi atlas kucağına yaslanan işvekar İstanbulumuzun latif manzaralarını tersim ederken bütün güzellikleri senden iktibasa çalışıyordum.. Bu vatan aşkına düşeli bana öyle geliyor ki... Gözlerin (harb sükunet bulduktan sonra) barut bulutlarını dağıtan güneşin şu ufkabahş ettiği mavi bir safiyete benzediği için beni cezb ediyor.. Sırma saçlarının bukleleri (öyle sakin bir günde) temaşaya muvaffak olduğumuz gurubun zerrin şualarını tanzir ettiği için onları tahassürlerimle arıyorum.. Yanaklarının penbeliği, burada haşin gece muhârebelerini takîb eden istirahat fecirlerini temsil ettiği için onlara buradan büyük birer “tahsin” buseleri takdim eyliyorum...

             Deminden küçük madalyondaki fotoğrafını boynumdan çıkararakdoyamayan, ah, kanamayan gözlerimle temaşa ettim.. Yok yok, dedim, bu bir güzel gölge.. Lakin onun latif mavi penbe kırmızı renklerini göstermiyor! Zihnimde mahkuk o mütebessim yarlak sûretini seyre daldım... Dünden beri kalbimi iğneleyen hazin bir hissin pençesinde ezilerek seni hararetle düşünmeye vardım...
Eğer ettiğim yemin üzere Kanlıtepe’nin istirdadı uğrunda şehid olursam, seni saracak keder ve ıztırabları ve vicdanımda duyarak titredim. Hayır Şefikacığım! Sen bahar-ı hayatın kokulu bir gülüsün. Vatanımıza nafi rayihalar saçarak birçok şefik iyilikler etmelisin.. Gazi bir zâbitle izdivac ederekbeşeriyetteki sana mevdu vazîfeyi hüsn-i ifaya çalış... Yalnız senden bir ricam var:
Kanlıtepe’de açılacak damarlarımdan ateşin “bir damla kan!” kalbinin en samimi bir köşesinde müebbeden asılı kalsın!

Elveda ey rûhumun da sabavet refikası
Ölünceye kadar senin
Semihin.
             Ertesi sabah Şefika on beş günde bir iki istirahat gecesi geçirdiği “Anababa Konağı”nı terk ederek nâlân ve giryan rûhunu teselli eden “Şefkat Bucağı”na yani merbut olduğu “hastahane”ye gitti. Odasına girince çarşafını çıkarıp duvardaki yerine astı ve hastabakıcı kıyafetini giydi. Beyazlar içinde, bekaret perisinin ciddi melahatını temsil eden solgun yüzü bin kat fazla güzelleşmişti..
             Arkadaşlarının latifelerine hazin tebessümleriyle mukabele ederek koğuşuna çıkıyordu ki diğer hastabıkıcı hanım kız, şenmeşrebliğini sesindeki titrek teessüründe boğmaya çalışarak “Ah Şefika Hanım bilsen! Gittiğin gün, senin koğuştaki zâbit odasına ne şayan-ı merhamet bir yaralı getirdiler!” diyordu.
Şefika tabibin sabah vizitesine yetişmişti.
             Doktor bey müteessirane bir tavırla “Hanım kızım, şu dört numaralı yataktaki zâbit bey büyük işler görmüş şanlı bir gazidir. Bilhassa onu merhamet elinize tevdi ederim” dedi.Şefika mecrûha yaklaştı. Yorganının hâricinde kalmış geniş omuzları arasında iri kahraman kafası.. şecâat çizgileriyle yükselen bir alın.. Müdevverce simasındaki yorgunluğa rağmen terütaze latif cildini gölgelendiren uzun kirpiklerle müzeyyen iri ve şahane kara gözleri ve onların derinliklerinden taşan azimkar şehâmet bakışları.. Şöylece bir süzdü.. Mecrûhda merhamete şayan bir şey göremiyordu.. Yalnız kırmızılığı uçmuş muntazam ağzını meraretle büken müstehzi bir tebessümü pek manidar buldu.. Ve ondaki esrarı keşfe uğraşırken hademe Mehmet Onbaşı odaya girdi ve kumandanının ziyaretine geldiği haberi verdi.

             Kumandan, elliyi geçkin pek muhterem bir zattı. Mecrûhun alnından öperek Osmanî nişanını göğsüne taktı ve binbaşılığını tebşir ve tebrik etti...
Mecrûh, meserretini yakan bir ye’sin ağzını kavuran dumanından siyah ipek bıyıkları dimdik kesilerek “Ah teşekkürler ederim muhterem kumandanım.. Evet, bana nişan ve şeref var.. Fakat ne olurdu! Ben de mülazımım Semih gibi ölseydim... O, vatanımızın kapısını zalim düşmanlarımıza kaparken ismini tarihimizin şerefli kucağına atarak sevgili arkadaşlarımızın kanıyla tebahhur eden sıcak topraklara, zafer narasıyla uzandı.. Heyhat! Benim şu malul hayatım ne muzlim ve ne acıklıdır... Deminki tebşir ettiğiniz, yalnız tekaüdiyemin validemi nail-i refah edeceğini mübeşşirdir” dedi. Mehmet Onbaşı tekrar gelerek iki gecedir sabırsızla beklediği validesinin geldiğini müjde etti.

             Ev kadını olduğu temiz ve kıvrak giyinmesinden belli, orta sınıf halktan, iriyarı ve kırk beş yaşlarında görünmesine rağmen Türkün Anadolulu çehresini parlatan al yanaklarına henüz gençlik taravetinden mahrum kalmamış güzel bir kadın Mehmet Onbaşıyı takîben içeri girmişti. Mecrûha doğru atılarak “Ah Celadetciğim.. Gözümün elifi yavrucuğum!.. Elhamdülillah seni sağ ve salim buldum!..”diye bağırıyordu. Eyvah!... Zavallı genç mecrûh, anacığının deraguşlarını iniltili ahlarıyla karşılıyordu.. Kadıncağız şaşkın şaşkın “Oğlum niye elimi öpmüyorsun?” sitemîni fırlatınca mecrûhun gözlerinden acı yaşlar boşanarak “Oh anneciğim! Yorganımı kaldır da bak!” diye inledi.

             Kadın yorganı kaldırınca müdhiş bir çığlık kopararak sarsıldı. İkinci çığlığı da orada bulunanlar koparmıştı.. Zira tali’siz ana boylu boyuna yere yuvarlanmıştı.
Dağ parçası gibi bir zâbit olarak Çanakkale’nin sinesine yolladığı yegane ümid-i hayatı Celadet’ini.. büsbütün bir koldan, diğeri dirsekten, bir ayağı diz kapağının üstünden, diğeri baldır hizasından kopmuş ve o gürbüz vücûdu dalsız budaksız bir ağaç gövdesinden farksız bulmuştu. İşte bu âni teessürle de o mader-i pürkeder zemin-i helake serilmişti.
             Mevtayı diğer odaya naklettiler. Celadet artık metanetini kâmilen kaybedip “Yarabbi! Mademki beni yaşattın, bari şu acınacak halime de bir tek mededkarımı elimden almayaydın, büyüklüğünden ne eksilirdi? Ah şimdi gözyaşlarımı silecek şefkatli ve mahrem bir ele ne kadar muhtacım!” diye figan ederken hamiyetli kumandan, mecrûhun baş ucuna toplanan genç hastabakıcı hanımları ayrı ayrı gözden geçirerek “Mutmain ol oğlum. Seninle izdivac ederek ve seni gözetip bakarak vatana ettiğin pek kıymettar hizmetine karşı “kadınlık namına” bir deyn-i şükraniyet ifa edecek akıllı ve hamiyetli hanımlarımız vardır” sözlerini metin bir seda ile söylerken genç kızların mütecessis gözleri ürkeklikle önlerine eğildi. Taravetli ağızlar “hayır” kelimesini fırlatmamak için sıkılıp büzüldü!

             Celadet evvelki müstehzi tebessümüyle “Anlıyorum” dedi. “Böyle bir ağaç kütüğünü kimse kabul etmez.. Hem bu teklif gençliğe karşı büyük bir haksızlık olur!” diye mırıldanırken Şefika öne atıldı. Nazik ve şeffaf elini Celadet’in uzamış yumuşak saçlarına koyarak rakik ve derin bir bakışla “Yanılıyorsunuz Celadet Bey.. Hem Semih’in vasiyetini yerine getirmek hem de sizin gibi şanlı bir gazinin hizmetinde bulunmak şerefiyle ben mübahi olacağım” dedi. Kumandan “berhüdar ol kızım” duasıyla genç kızın arkasını okşuyordu.
Celadet’in gözleri parlamış, dudaklarında acı istihzalar hürmet alametlerine münkalib olmuştu. “Oh, şimdi anlıyorum. Siz sevgili arkadaşım Semih’ten bana intikal eden şefkat meleğisiniz! Cenah-ı merhametinize sığınacağım gün emin olunuz tamamıyla teselli bulacağım” dedikten sonra minnettar bakışlarını hamiyetli kızın berrak gözlerine dikti.

             Şefika bütün rikkatini şeffaf nazarlarıyla Celadet’in kalbine dökerek dedi ki: “Sizi mes’ûd edeceğime söz veriyorum. Yalnız müsaade edeceksiniz.. Çanakkale hailelerinden kalbime sıçrayan “Bir damla kan!” size karşı taşıyacağım şefik ve hürmetkar muhabbetimin üstünde ebedî asılı kalacaktır!”
Celadet elsizdi.. Tatlılaşan kahraman bakışıyla mukaveleye vaz’-ı imza ederek cevab verdi:
-Kabul ederim. Evet, o fedakâr Semih’in mübârek kanıdır. Onun yanına şu feci kıyafetimdenhîzan “bir damla gözyaşı” da benden hediye olsun!
1 Şubat 1334
EMİNE SEMİYE
“Emine Semiye Hanım tarafından kaleme alınıp 1918 tarihinde Yeni Mecmua'da yayınlanmıştır.”


**MENKIBELER SAYFASINA GERİ DÖN**

_____________________________________________________________________________
Anasayfa - Akademik Danışman - Basında Topluluğumuz - Deniz Harekatı - Dergimiz Şehit'ten Kale'ler - Faaliyetlerimiz - Fotoğraflar - Gruplar - Hakkımızda - Haritalar Hava Harekatı - İletişim - Kara Harekatı - Kara Harekatı Öncesi Durum - Komutanlar - Kronoloji - Linkler -Logomuz - Makaleler - Menkıbeler - Mustafa Kemal Atatürk - Osmanlının Savaşa Girmesi - Savaş Öncesi Durum - Şehitlik ve Anıtlarımız - Şehit Mektupları - Şiirler - Üniversitemiz
Yabancı Anıtlar - Yönetim Kurulu - Ziyaretçi Defteri